Sanatçı Yürüyüşü
“Sanat, mutluluk vaadi sayesinde henüz ulaşılmamış hedeflerin anısını koruduğu için, dünyayı değiştirmeye yönelik umutsuz mücadeleye ‘yönlendirici bir düşünce’ olarak katılabilir.”
Herbert Marcuse (1)
Bir süre önce, ülkemizde uzun yıllardır tanık olmadığımız bir olay yaşandı. “Tiyatro sanatçıları, özel tiyatro sahipleri, eleştirmenler, tiyatro yazarları, yönetmenler, sahne tasarımcıları, dramaturglar ve sahne emekçilerinin yer aldığı grup Galatasaray Lisesi önünde toplanarak Taksim Meydanı’na kadar sessiz bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu anlamlı yürüyüşün amacı sayın Gülriz Sururi tarafından şöyle dile getirildi; ''(Onlar-bizler) diye kutuplaştırılmaya, bilim ışığının karartılmak istenmesine, yargının siyasallaşmasına, ülkemizin geri kalması için içeriden ve dışarıdan gösterilen çabalara seyirci kalmayın. Bugün artık insan onuruna saygıya, düşünce özgürlüğüne, aydınlık yarınlara, adalete hasret duyuyoruz. Bu hasret bizim. Bizler… kul olmak istemiyoruz. Yurttaş olarak yaşamakta kararlıyız. Bugün laik cumhuriyetimizin tehlikede olduğunu görüyoruz. Seyirci kalamayız.'’ (2) Ve kamuoyu da sanatçıların yürüyüşüne seyirci kalmadı . Yapılan değerlendirmeler , yürüyüşe katılan bazı sanatçıları kişisel düşüncelerinden (3) dolayı eleştirenler olsa da ,eylemin olumlu bir nitelik taşıdığı yönündeydi.
Tiyatro sanatçılarımızın gerçekleştirdiği yürüyüş ,siyasal iktidar karşısındaki uzun sessizlik yıllarının sonu anlamına mı geliyordu ?
Hepimizin bildiği gibi, tarihimizde sanatçı muhalefeti siyasal iktidar(lar) tarafından sürekli bir şekilde engellenmeye çalışıldı.Kendini evrensel değerlerle anlamlı kılan,bu değerlerle içinde yaşadığı toplumun yaşantısını nitelikçe geliştirmek isteğinde olan sanatçılar, ülkenin askeri-siyasi şartlarına , şiddet politikalarına,sermaye darbelerine maruz bırakıldı.Böylesi bir baskı altında yaşayan aydın ve sanatçılarımız maalesef bir süre sonra baskı mekanizmalarının araçları haline dönüştürüldüler.Ve sanatçı muhalefeti ülkemiz tarihinde çok önemli bir kesintiye uğradı…
Fakat artık dünya değişiyor.İnsanlık düşünce ve ifadesine yönelik özgürlükler konusunda önemli yollar kat etti. Ancak bu biçimsel değişiklik özdeki en temel gerçekliği görmemize engel olabilir mi? Bugünlerde, kendini gizlemek için kılıktan kılığa giren, neredeyse deneyimli bir aktör gibi hareket eden baskı sistemleri ,tahakkümü altında tuttuğu kesimlerin kendini fark etmesine,algılamasına izin vermeden sömürüsüne devam ediyor. Bu süreçlere tam da bu zor günlerde karşı durmak , değişip dönüşmesini sağlamak isteğinde olan kesimler de yavaş yavaş erimeye başlıyor.İşte bu erime anında ortaya çıkan sanatçı yürüyüşünün, ülkemiz sanatının siyasal iktidar karşısındaki yıllar süren sessizliğini bozmak,kendini ortaya koymak açısından önemli bir imkan yarattığını düşünüyorum.
Peki deneyimli bir aktör gibi hareket eden baskı sistemlerinin karşısında yeniden harekete geçme zamanı gelen sanatsal aklın, kendini nasıl tanımlaması gerekiyor ? Tarihsel konumuz bu!
İşte bu amaçla , sanatçıların gerçekleştirdiği eylemin ‘‘söylemi’nin’’ ortaya koyduğu tespitlere biraz daha yakından bakmaya çalışacağım. Sanatçıların söyleminde görünmeyen ve fakat söyleme içkin olduğunu düşündüğümüz realitelerin neler olduğuna, bu söylemin ülkemizde hangi siyasal, toplumsal gerçeklikleri kapsadığına yönelik bazı önermelerde bulunmak istiyorum.
Onlar –bizler diye kutuplaştırılmaya;
Ülkemiz resmi siyasal tarihinin en önemli ayrıştırıcı argümanlarından olan bu yaklaşım, tarihsel ve toplumsal zeminde üç temel düzeyde varlık kazanmaktadır. Bunlar; Laik-Anti-Laik, Türk-Kürt, Sünni-Alevi kutuplaştırmalarıdır.
Laik-Anti-Laik:
Laikliği bir felsefe, bir dünya görüşü özelliği olarak aldığımızda kamusal hayatı düzenleyen yasaların laik olmasının, eğitimin laik olmasının, hukukun laik olmasının çağdaş dünyada bir zorunluluk olduğunun bilincinde olunması gerekiyor. Toplumu laikler ve laik olmayanlar gibi ifadelerle kutuplaştırmanın ise haklı gerekçesi olamayacağını düşünüyorum. Çünkü laiklik, laik olmayan bireyin de laik yasalarla korunmasını gerektiren bir öznitelik taşıyor. Laik olmadıkları için dışlanan bireylerin varlığı ancak laikliğin araçsallaştırılmasıyla ilgili olabilir. İşte insanları kutuplaştıran bu algılama biçimi, laikliğin gerçek anlamıyla yaşanamadığı bir ülke oluşumuzdan kaynaklanıyor. Anayasasında laikliği değişmez bir nitelik yapmış olan o en önemli toplumsal tasarımımızın yakın tarihteki uygulayıcıları, laik olmayanları dışlamak gibi bir hataya düşmüş olmanın bedellerini ödüyor bugün.
Türk-Kürt:
Diğer bir kutuplaştırma, ülkemizde Türkler ve Kürtler için kullanılmakta. Yüzyıllardan bu yana bir arada yaşamış iki kültürün, iki dilin biz ve onlar olarak kamplaştırılması, Kürtlerin ötekileştirilmesi bu ülkede ‘büyük acılara’ mal olmuştur. Yıllar yılı şiddet yoluyla varlık kazanan bu kutuplaştırıcı zihniyetin bir an önce son bulması ve farklılıkların tanındığı bir siyasal algının oluşması gerekmiyor mu?
Sünni-Alevi:
Yine tarih boyunca ve bugün de; Anadolu kültürünün en önemli toplumsal öznesi olan, buna rağmen yaşadıkları topraklarda kendi kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan Alevilerin, kültürel haklarının siyasal olarak tanınması, farklılıklardan kurulu bütünün içinde kendine anlamlı bir yer bulması gerekmiyor mu?
Anayasasında demokratik ilkeleri kabul etmiş bir devletin ülkesinin sanatçıları, demokratik muhalefetlerini, kültürel olarak farklı ve genellikle gelir seviyesi düşük sınıfların demokratik bir biçimde hak aramalarını ve yönetime ortak olmalarını talep ederek işe koyulmalıdır elbette. Sosyal bir demokrasi, sosyal bir hukuk devleti olmanın olmazsa olmaz şartları olarak.Öyleyse;
Onlar – bizler diye kutuplaştırılmaya seyirci kalmayın…
Bilim ışığının karartılmak istenmesine;
Bilimin asıl karakteri onun toplum yararına özerkliği ve özgürlüğünde aranmalı değil midir? Ülkemizde bilimin her tür kategorisinde var olan ideolojik baskılar eğitimin ve bilimin özgürce gelişmesinin önünü tıkamıştır. Bu sorun bizzat sanat eğitimi için de çok önemli anlamlar taşıyor. Bugün de farklı bir düzeyde benzer sorunlar yaşanıyor. Bilim ticarileşiyor. Bilim, finans- kapital’in yuvası ve kendini sürekli yeniden- ürettiği bir alan olarak ortaya çıkıyor. Bilim’in ışığı, artık toplumların refahına hizmet etmiyor. Bilimin toplumların en geniş kesimlerine yayılması gereken ışığı karartılıyor.( 4 )Ülkemizde, toplumla, onun reel yaşantısıyla ilişiğini kesmiş, finans merkezli ekonomi bilimi’nin, ülkenin siyasal sorunlarını çözebilecek üretkenliği ve canlılığı sağlayamayan siyasal bilimler’in, sosyal ve kültürel sorunları çözemeyen tek tipleştirici sosyal bilimler’in bilim olma sıfatını yeniden kazanmaları gerekiyor.
Bilimin ışığının karartılmak istenmesine seyirci kalmayın…
Yargının siyasallaşmasına;
Üçüncü dünya ülkelerinde ve benzer şekilde ülkemizde yıllar boyunca bürokratik oligarşik sistem, yargıyı da etkilemiş, devletin ve çevresinin dışındaki alanlarla ilgisini sınırlı tutmuştur. Bugüne kadar toplumsal ve siyasal düşünceyi askeri bir düşünceyle yargılayan sistem bugün de bağlı bulunduğu AİHM’de sürekli cezalandırılmaktadır. Ve yine bugün yargı, iktidardaki siyasal isterleri dolayısıyla neo-liberal iktisadi politikaların hedefindedir. Bu anlamlarıyla yargının siyasallaşması çok tehlikeli bir süreci işaret etmekte değil midir? Toplumun, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları gasp edilen büyük çoğunluğunun haklarını resmi olarak savunacak bir hukuk mekanizmasının oluşmasına ihtiyaç yok mudur?
Yargının siyasallaşmasına seyirci kalmayın…
Ülkenin geri kalması için içeriden ve dışarıdan gösterilen çabalara;
Yasaların ülkenin iktidarını elinde tutan siyasilerce bir rant alanı olarak kullanılmasından siyasileri mi yoksa siyasal yapıyı mı sorumlu tutacağız? Eğer bu, siyasilerin işiyse ona siyaset dışı bir müdahale, haklı gerekçeler kazanıyor gibi görünüyor kimilerine. Yaşadığımız acı verici deneyimler sebebiyle unutulmamalıdır ki; toplumun refahını ve onun dış ve iç güçlerce sömürülmesini önleyici bir siyasal algı ancak siyasetin bizzat kendi tarafından oluşturulabilir. Ülke kaynaklarının adaletli bir biçimde paylaşımını sağlayacak sistem, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir paradigmayla halkın içinden ve ona danışarak ve onunla birlikte üretilebilecek niteliktedir.
Ülkenin geri kalması için içeriden ve dışarıdan gösterilen çabalara seyirci kalmayın…
Aydın onurunun çiğnenmesine ;( **)
Türkiye’de ülkesi ve geleceği için düşünen onun hakları için mücadele eden, bağımlılık altında aydınlık üretilemeyeceğini gören, özgürlük düşüncesi ve ifadesi yüzünden yasaklanan, işkence edilen,(5) öldürülen yüzlerce aydınımızın onuru, ülke tarihi boyunca; Sabahattin Ali’lerden, Nazım Hikmet’lere, Aziz Nesin’e, Turan Dursun’a, Musa Anter’e, Uğur Mumcu’dan, Hrant Dink’e kadar çiğnenmedi mi?
Aydın onurunun çiğnenmesine seyirci kalmayın…
Öyleyse ,İnsan onuruna saygıya, düşünce (ifade) özgürlüğüne, aydınlık yarınlara, adalete hasret duyan yurttaşların, ilericilik, özgürlükçülük, eşitlikçilik, demokratiklik değerlerini taşıyan ve bu değerlerin toplumsal hayatta gerçekleşmesini sağlayacak yegane sistem olarak, çağdaş bir sol siyasal perspektife ihtiyacı olduğunun ve bu perspektifin sanatsız kurulamayacağının anlaşılması gerekiyor.Uzun yıllardan bu yana ülkesinin sorunlarına ortak olma yeteneği elinden alınmış , böylelikle kendi toplumundan uzaklaştırılmış kendi toplumuna yabancılaştırılmış bir sanat alanına mahkum bırakılan Türkiye sanatı ve sanatçısının, kendine gelmesini sağlayacak bir etki yarattığını düşündüğüm sanatçı yürüyüşünün adımlarına ‘sahip’ çıkılması gerekiyor...
Mesut Yüce
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder