TİYATRO VE ÖTESİ

TİYATRO VE ÖTESİ
Modern insan geleneksel kurumları yıkmayı değil, onları daha sağlam ve daha az çelişkili temeller üzerine yeniden kurmayı arzular.Friedrich Hebbel-Werke

18 Ekim 2009 Pazar

İktidarın Geleneksel Sanatı

İKTİDARIN GELENEKSEL SANATI


























Yurttaşlık ve ortak amaç ile cemaatin özerkliği ve kültürel çeşitliliği arasında uygun bir denge kurmak kolay bir iş değil. Kurumların demokratik denetimine ilişkin sorular, hayatın diğer alanlarını da kapsıyor. Bu tür sorular, iktidarın yüce ruhunun tapınağında tapınmayanların, bugün hayatın bekasını gerçek anlamda tehdit eden yıkıcı güçlerden dünyayı kurtarmak isteyenlerin ve daha medeni bir toplumun tasarlanabileceğine, hatta hayata geçirilebileceğine inananların gündeminde ön sıralarda yer almalıdır.
Noam Chomsky “Müdahaleler” (1)

Bir üçüncü dünya ülkesi olarak ülkemiz siyasi hayatının felsefi, ideolojik, tarihsel arka planlarına yönelik bilimsel değerlendirmelerin azlığı, var olanların toplumun geniş kesimleriyle buluşmasının önündeki engeller, benzer biçimde kültürel/sanatsal alanda da geçerliliğini koruyor. Ülkemiz sanatının özellikle kurumsal sanat yapılarının ülkenin siyasi yönelimlerinden nasıl etkilendiği, bu yönelimlerin sanat yapılarını ve sanatçılarının, sanatsal/toplumsal üretimlerini nasıl etkilediği, bu etkilenimin topluma nasıl yansıdığı konuları hala bir muamma. Eleştirellik kültürünü siyasi hayatımızda sağlıklı bir biçimde yaşantılayamadığımız, onun varlık alanlarını koruyamadığımız için, bürokratik yapılanmaya sahip sanat kurumlarında da öksüz bırakıyoruz. Bu eksiklik, kurumların kendisini geliştirebilmesinin yollarını kapadığı gibi, egemen sömürücü zihniyetin kültürel saldırılarına karşı da savunmasız bırakıyor.


Demokratik bir yaşama olan inanç, T.C. anayasasında da yaşıyor. Toplumu özgür düşünen, düşündüğünü ifade eden ve bu ifadenin siyasal düzeyde paylaşıldığı bir bütünsellik içinde tahayyül etmek gerekiyor. Demokratik kültürü bizzat toplumun, halkın hayatının içinde yaşatmak gerekiyor. Ve bunun için de kültür/sanat ürünleri olmazsa olmazlardan. Böyle bir toplum inşasının yapımında kullanılacak araçlar sanatın, konumuz olduğu üzere tiyatromuzun içyapısında mevcuttur. Toplumun geniş kesimlerine ulaşma gücü taşıyan bu mevcudiyetin, kendini gerçekleştirebilmesinin, kendini yaşatabilmesinin olanakları ülkemizde yıllarca, siyasal ve buna bağlı olarak sanatsal eğilimler sebebiyle geniş halk kitleleriyle buluşamamıştır. Bu uzaklığın hem ideolojik doğasını ortaya çıkarmak ve hem de onu yeniden, ülkenin kültür /sanat hayatının gündemine almak için zaman gelmiş olmalıdır.

Bu günlerde -her zaman olduğu gibi demek daha doğru- ülkemizde siyaset alanı, kendisini seyirci / toplum karşısında bir aktör olarak konumlandırmış durumda. Sanat yapıları ise, bu iktidar olma oyunlarını izlemekle yetiniyor. Ona tabii olmakla yetiniyor. Bu tabiiyet ülkemizde üretilen sanatın kendine has sorunlarının tartışılmasının hem önünü kapıyor, hem de var olan sorunsalları yanlış temellendirmemize yol açıyor. Ne yazık ki ülkemizde sanat, egemen sömürgeci kültürel kuşatmanın karşısında bir varlık göstermediği gibi, varoluşunu Türk modernitesinin ilk yıllarındaki kültür programına, onun felsefi, estetik kökenlerine dayandıramadığı ve bu temel üzerinde aşamadığı için, kendi toplumunda da üvey evlat muamelesi görmektedir. Örneğin ülkemizde özellikle tiyatro binalarının başına gelen vehamet ve buna karşı üretilen tepkilere hem halkın ilgisizliği, hem de tiyatro binalarını korumaya çalışan hareketlerin siyasal düzeyde dikkate alınmamasının en temel sebeplerinden biri ülke siyasetinin (hem bürokrasinin hem de iktidarın) kendini hem bir aktör ve hem de rejisör olarak görmek isteğidir... Bu terk edilmişliğin, bu figüranlığın, bu ciddiye alınmamanın yarattığı boşluk, kurumsal sanat yapılarında, egemen siyasi/sanatsal hareketlerin yörüngesine girmekle ve burada kendine bir rol kapmak uğraşı ile dolduruluyor. Halkın vergileriyle yaşayan siyasal kurumların halka uzaklığı, sanatsal yapılar için de geçerli. Şimdi bu yabancılığa yakından tanık olduğumuz bir olay üzerinden değineceğim.

Bilindiği üzere bir süre önce Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun bir oyununda sanatçıların kullandığı bazı replikler yüzünden kendilerine soruşturma açıldı ve cezalandırıldılar. Bu olay üzerine, kamuoyunda çeşitli tepkiler oluştu. Bir süre gündemi işgal eden bu tepkiler genellikle; Başbakan’ın kendine yöneltilen eleştirilere tahammülsüzlüğü, sanata saygısızlığı gibi sebepler olarak kabul gördü ve mesele geçiştirildi.Kurum eski başrejisörlerinden sayın Erhan Gökgücü, Devlet Tiyatroları’nın resmi olmayan internet grubunda konuyla ilgili deneyimli ve bürokrasiyi bilen bir sanatçı olarak bir bilgilendirme yazısı yayınladı ve bu yazı sonrasında kurumda zaten cılız bir şekilde duyulan tepkiler yerini tam bir sessizliğe bıraktı.

Şimdi sayın Gökgücü’nün gruba yolladığı yazıdan önemli bazı bölümleri buraya alarak; DT sanatçılarının, aydınların, kamuoyunun meseleye yaklaşım biçimlerini de içeren bir tespit yapmaya çalışacağım. Sayın Gökgücü’nün yanlış anlaşılmış ya da saptırılmış bir alıntıyla karşılaşırsa, konuyla ilgili cevabını beklediğimi de bildirmek isterim. Koyu siyah yazılar sayın Gökgücü’nün;

Sanat yapmak muhalefet etmektir. Herhangi bir şekilde bu muhalefet gücünün bastırılmaya kalkışılması sanatın özgürlüğü ve özgünlüğüne bir darbe vurmak anlamındadır ve toplumun gelişme sürecine, demokrasiye zarar verir…


Teorik olarak bu görüşe katılmamak mümkün değil. Sanıyorum sanatçılara ceza veren Genel Müdürlük de aynı şekilde düşünüyordur ! Bu doğru sayın Gökgücü’nün yazısının ileriki bölümlerinde gittikçe o kuvvetli etkisini yitirmeye, değerini kaybetmeye başlayacak. Bu durum sayın Gökgücü’nün düşüncesinin (demokrasiye olan inancının) zayıflığından değil, üzerine düşündüğü konunun faillerinden; yani önce, Türkiye’de siyasi iktidarlardan, buna bağlı olarak sanat kurumlarının demokrasisizlikten yani muhalefeti, eleştiriyi içselleştirme zafiyetinden ve aydın ve sanatçılarımızın meseleyi algılama biçiminden kaynaklanıyor. Sayın Gökgücü de bu etkenler dolayısıyla demokratik duruşunu yazısının ilerleyen bölümlerinde gittikçe yitiriyor. Yitirmek zorunda kalıyor.

Yazısının bir bölümünde DT sanatçılarının bu olay karşısında akıllıca davranmak zorunda olduğunu söyleyen Gökgücü, akıllıca davranmanın çerçevesini de çiziyor:

…bu yazıyı okuyan DT sanatçıları, bürokrasiyi savunduğum yanılgısına düşmesinler. Böyle düşünebileceklere şimdiden şunu hatırlatırım:


Bir yasası, yönergesi, genelgeleri olan ve bunlara uymayı sözleşme imzalayarak kabul etmiş bulunanlar bürokratik uygulamaları peşinen kabul etmiş değiller midir?..


Ve böylece akıllı olma zorunluluğunu bürokrasinin aklına indirgiyor. Bürokrasinin aklına (mevcut yönetmeliklere) uyan görüşleri akıllıca; uymayan görüşleri ise, akıllıca olmayan görüşler olarak sınıflandırıyor ! 

Zaten ülkedeki tüm iç politika karmaşası bu temel çatışkılar etrafında dönüyor. Bürokrasinin korunması elbette bir sorumluluk ancak bürokrasinin tarihsel ne’liği (değişen ve gelişen bir öze sahip olması) göz önüne alındığında toplumun genel ihtiyaçları gözetilerek yeniden üretilmesi söz konusu olduğunda büyük bir tedirginlik, korku, kaygı (!) yaşanıyor. Bu siyasal patoloji, nesilden nesil’e bir akış içinde. bizim kurumumuzda da bu psikoloji, kurulduğu yıllardan bu yana sürüp geliyor. Alnında ışığı ilk hisseden sanatçılar aynı zamanda bu kaygıyı da hissediyor.


Trabzon’daki çalışmada sözü edilen tuluatı, oyuncular önermiş olsalar bile rejisörün yazarından izin alması, sonra da bu değişikliği Trabzon DT yönetimi yoluyla Genel Müdürlüğe bildirip onaylatması gerekirdi.



Şimdi kurumumuzu tanımayanlar için bir not eklemek gerekiyor. Devlet Tiyatroları’nda tuluat yapmak yasak, yani bir oyunda yazarın, rejisörün ve Genel Müdürlüğün bilgisi dışında ekleme ya da çıkarmalar yapılamıyor. Bu yasak elbette geleneksel tiyatro formuna uymayan tüm oyunlar için kabul edilebilir bir anlam taşıyor. Örneğin Shakespeare’in Hamlet’ini oynayan oyuncunun tuluat yapması olacak şey değil. Ve fakat geleneksel oyunlarda, örneğin Commedia de’l arte de, ya da bizim Ortaoyununda tuluat yapmak yasak demek, oyunu oynamayın demekle eş anlama geliyor. Haydi oyunun oynanmasına izin veriliyor fakat oyuncunun yaptığı tuluatın sınırları, anıldığı gibi Genel Müdürlüğün onayından geçmesi gerekiyor. Bu ne anlama geliyor, sayın Gökgücünden dinliyoruz…

Kurumun statülerinin bu doğrultuda olması bir yana, bu zorunluluk ödenekli ya da ödeneksiz olsun Dünya’daki metinli tiyatro yapan her tiyatroda bir gelenektir ve uluslararası telif hakları yasaları da bunu öngörür.





Elbette öyledir ve fakat uluslararası telif haklarında şunun sanatsal eleştirisi yapılmaz bunun arkasından konuşulmaz, şu devlet büyüğü hicvedilemez gibi bir hassasiyet herhalde yoktur. Bu ancak, bizim gibi üçüncü dünyalılarda var. Sayın Gökgücü bu hususlara hiç değinmiyor, belki de değinmek istemiyor. Sanatın muhalefet etme gücünü alıp masanın üstüne koyan Gökgücü’nün, Seyirlik ve Ortaoyunu üzerine yaptığı yorumlar da bu kaygı verici perspektifinin, kaygı verici bir sonucu olmak zorunda kalıyor:

…Ayrıca “Düğün Ya da Davul” bir Seyirlik oyun ya da bir Orta Oyunu değildir. Seyirlik ya da Orta Oyunları anonimdir. Bu oyun ise bir yazar tarafından kaleme alınmış, Edebi Kurul tarafından oynanabilirliği onaylanmış ve bundan önce de aynen sahnelenmiş olan Seyirlik oyun tarzında bir metindir…



Sayın Gökgücü bu oyunların anonim olduğunu, yazanın belli olmadığını söylüyor. Halbuki ‘Düğün ya da Davul’ oyununun yazarının belli olduğunu ama yine de seyirlik oyun tarzında bir metin olduğuna dikkat çekiyor.
Bir tutarsızlık var gibi görünse de devam ediyor ve.. sözü edilen tuluatı oyuncular yapmış olsa dahi bunun Genel Müdürlüğe bildirilmesi gerekir.. diye konuyu bağlıyor.Yani seyirlik ve Orta Oyunu yapısının estetik değerlendirmesinden vazgeçip o kaygı verici bürokratik değerlendirme çerçevesi içinde kalıyor. Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu anonim olma özelliğine indirgemeye çalışırken çıkış noktasından vazgeçiyor ve konuyu DT’nin yasalarına bağlıyor.

… Tiyatrodan açılınca bakıyorum ‘’tuluat ‘’ sözünü hep dudak bükerek, bir çeşit iğrenme ile söylüyorlar…(2)


Geleneksel Türk Tiyatrosu hakkında bilgimizin ne olduğu sorulsa, sanıyorum pek azımız yanıt verebilir. Çünkü konuyla ilgili formasyonumuz zayıf. Sayın Gökgücü’nün Geleneksel Türk Tiyatrosuyla ilgili görüşlerinin eleştirisini, bundan yetmiş yıl önce İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu yapmıştı. Ona göre; Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun asli dinamikleri, kategorileri aynı kalmak suretiyle biçimi, şekli değişebilir. Yani yeniden üretilebilir bir mahiyettedir. Hatta bunu ulusal tiyatro düşünce ve pratiğinin ilk ve en önemli çıkış noktası saymış ve kendi de bu tarz oyunları örnek olsun diye yazmıştır.(3)

…Geleneksel Tiyatromuzda dünya tiyatro ortamında özgün bir nitelikte parlayacak sağlam bir öz vardı. Onu yakalamak, onu geliştirmek ve yerelden giderek ‘çağdaş’ a evrensel bir imza atmaktı söz konusu olan. Yerel kültürün özünden hareketle, evrensel bir boyuta varabilmek…(4)

Gökgücü’nün konunun Geleneksel Tiyatromuzla ilgili olan yanını, yani konunun özünü (!) bir çırpıda bertaraf etme girişimi konuyla ilgili bilgisi sınırlı olduğu (bürokratik engeller dolayısıyla sınırlı olmak zorunda olduğu) için, kendi tarafından tökezleniyor. Çünkü tuluat; kendi içsel estetik yasaları dolayısıyla/ vasıtasıyla, hem çağdaş bir yapıya sahiptir hem de (hiciv, eleştiri, yerme) muhalefettir. Halkın her türlü iktidar biçimi karşısında kabaca karşı duruşunun bir ifadesidir.

...halk tiyatrosu egemen sınıfla her zaman çekişmeli bir ilişki içinde bulunan halkın sorunlarını, dertlerini yansıtmasıyla iktidarın halka çektirdiklerini en azından dile getirişiyle, ezilen sınıftan yanadır ve bu yanıyla da muhalif bir tiyatro olarak adlandırılması çok da yanlış olmamalıdır…(5)


Şimdi burada sanıyorum konunun rengi ortaya çıkmaya başlıyordur, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun anonimliği ya da tuluat yapmanın uluslararası telif haklarıyla ilgili olan makyajlanmış sorunlarından öte; onun bir sınıfsal karakter taşıyabileceği, içerdiği estetik yasalar dolayısıyla toplumun geniş bir kesimince üretilmesi mümkün olabileceği, baştaki hükümdarımızı ve hükümdarımızın yakınında yer tutan hükümdarcıklarımızı eleştirme ve bu eleştirinin halk arasında yaygınlaşabileceği ihtimalleri ; hem siyaseten ve hem de tiyatronun siyasi bağlamlarını elinde tutanlar, tutmaya çalışanlar için bir tehlike arz ediyor. Ve elbette bu tehlike, çeşit çeşit argümanlarla iç edilmeye çalışılıyor. İşte bizim demokrasi algımızın zırt dediği nokta bu.Toplumsallaşmış bir muhalefet algısı ,yöneticiler tarafından istenmiyor ve zaten siyasal yapımızın , o geleneksel (otoriter) karakteri ,toplumu ve bireyleri ,yöneticileri karşısında oldukları yere çivilemiştir.Sayın Gökgücü bu doğrultuda ‘eğer bir şeyler değişecekse bu ancak örgütlü bir çalışmanın sağduyusu ve siyasi bürokratik platformun desteğiyle sağlanabileceğini’… söylüyor.

Sorunun çözümünün üretileceğini umduğu yerler, (sağduyular) zaten bu sorunu ortaya çıkaran ve onu manupile etmeye çalışan siyasal ve dolayısıyla sanatsal iktidar ve onun halka, topluma kayıtsız zihinleri tarafından yıllarca işgal edilmiştir. Bir sorunu çözebilmek için, önce onun varlığını kabul etmek zorundasınız. Konuyu bir bürokratik çerçeve içinde değerlendiren, Geleneksel Türk Tiyatrosunun hem muhalif ve hem de çağdaş değerlerini göz ardı eden Gökgücü, bu çaba içinde değil, böyle bir çaba içinde olduysa bile yazısından anlamıyoruz. Meseleyi bürokratik bir kıskaca almak ve öyle değerlendirmek hiç yoktan halka, onun demokratik haklarına karşı sorumsuzluk olarak anlaşılmalıdır.



Geçen yıl düzenlenen Geleneksel Türk Tiyatrosu günleri şu anlamlı cümlelerle açılıyordu: 1928 Ankara Türk ocağı açılışında Büyük önder Atatürk diyor ki; “Milli Türk Tiyatrosu öz kaynaklardan çıkan Karagöz ve Ortaoyunundan hareketle olmalı. Bu tarihi halk sanatını behemehal yaşatın ve inkişaf ettirin”…

Cumhuriyetin ilk yıllarında bir program olarak ortaya konulan kültür/sanat politikalarını (6) idrak edememiş, ondan korkmuş ya da bu konuda yorumsuz kalmış bürokratlar ve bürokrat sanatçılar sayın Gökgücü’nün yardım beklediği, birlikte çalışılmasını salık verdiği (bir zamanlar kendisinin de içinde olduğu) yapıların temel karakteristiğini oluşturuyor. Ve bu yapılar mevcut statükonun değişmesini, gelişmesini engellemekten başka bir şey yapmıyor uzun yıllardır. Son otuz yıldır kurum yasasında değişiklik yapıl(a)mıyor.
Verilen disiplin cezaları, bir dış baskı nedeniyle değil, kurumun iç disiplininin gereğince yapılmış bir uygulamadır. TDT sanatçılarının bu zeminde yaptıkları tuluatlarının Dt yasasına uymaması, idari hukuki anlamda bir cezayı gerektiriyor olmasında şaşılacak bir şey yoktur…





Şimdi burada anlaşılmaz olan bir şey yok mu? Bir yanda sanat muhalefet etmektir sözüne olan bağlılık ve inanç tazeleniyor ve bir diğer yandan da bu muhalefetin, en önemli öznelerinden biri hem yok sayılıyor hem de Dt içinde tanınmıyor ve hem de bu duruma şaşılmıyor, bu durum hayretle karşılanmıyor... Ta Abdülaziz döneminden (7) bu yana siyasi hayatımızın sanatsal hayatımıza yansıyan anti demokrasisi, doğaldır ki sanat kurumlarına da aynı şekilde yansıyor. Açıkça tutarsız, anlamsız ve ideolojik olan bu sav, Türkiye’de sanatın muhalefetinin hadım edilmişliği, maalesef bizden makul bir anlayış bekliyor. Geçici bürokratik yönetmeliklerin, insanlığın doğuşundan beri var olagelen sanatın olmazsa olmaz koşullarından önce geldiğini kabul etmeye zorlanıyoruz.

Kimse olayı bir sansür ve dış dinamiğin baskısı ile verilen bir ceza gibi görmemeli, yanlışları savunmamalıdır…



Genellikle az gelişmiş ülkelerde halkın üzerinde egemen güçler, sermaye sahipleri, bürokrasi, onun kurumlarının yöneticileri eleştirilerinin yapılmasına çıkarları gereği müsaade etmez.Ve çoğu zaman da halkın çıkarlarıyla bu sayılan iktidarların çıkarları çelişir. ‘Düğün ya da Davul’ oyununda yapılan eleştiriler tamamıyla halkın çıkarlarına ters düşen politikaların başındakilere yapılmıştır. (Tarım sektörüne ilişkin verileri buraya almayacağım, Başbakan’ın ananı da al git diye azarladığı , derdini anlatmaya çalışan çiftçinin ekonomik, sosyal durumuna yönelik veriler, günlük gazetelerde hemen her gün yayınlanıyor.)

Dolayısıyla sayın Gökgücü’nün iddia ettiğinin tersine, olay bir sansürdür ! Ve iç dinamiği (DT yönetimini) yıllardır belirleyen bu dış dinamik tarafından kararı verilmiş ve yine halkın çıkarını gözetmeyen kurum yasaları (Atatürk’ün öngördüğü kültür programına karşı) (8) ya da onun yöneticileri tarafından da uygulanmıştır. Şimdi bu ayan beyan gerçeği; (siyasal iktidarın, halkı ekonomik olarak sömürmesini) sanatçının geleneksel tiyatro anlayışıyla yermesini yanlış olarak sunmak, üstüne üstlük hiç kimsenin bunu savunmamasını istemekle sayın Gökgücü tam da ustalık görevini yerine getirmiş bulunuyor. Bizde, ustanın dediği her zaman doğru olur, hoca ve cemaat arasındaki hepimizin bildiği o tarihsel gerçeklik dolayısıyla!

Meselenin en temel noktası da budur. Bu çıkışsızlığın hem sanatçılar ve hem de bakanlık bürokratları tarafından olağanlaştırılması, hele hele deneyimli sanatçı büyüklerimiz tarafından önemsenmemesi, kurumun geleceğine, kurumun sanatçılarına ve Devlet Tiyatrolarını kendi tiyatrosu olarak algılamaya çalışan; Kültür Bakanlığını kendi kültürünü yaşatan bir bakanlık olarak anlamaya çalışan halkın en temel demokratik haklarına saygısızlık olarak anlaşılmalı değil midir? Devlet Tiyatroları geçen 60 yılda Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu koruyup kollayacak, onu çağdaşlaştıracak, geliştirecek bir atılım içinde olmamıştır. Konuyla ilgili tüm tiyatro teorisyenleri, tiyatro insanlarımız Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun kurtarılabileceğini ve yukarıda sayılan halkçı ve aynı zamanda çağdaş zemini yüzünden kurtarılması gereğini savunurken, Avrupa’dan getirilen sanat insanları hep aynı görüşü, ulusal, yerel kaynaklarınıza geri dönmelisiniz görüşünü dile getirmişken, diğer sanat kurumlarında olduğu gibi Devlet Tiyatroları yöneticileri de, bu konudan kaçıp durmuş ve bugünkü yönetim de sorunu Dt yasasına indirgeyerek başka bir (sağduyulu) tarihe havale etmiş ve sorundan kurtuldukları zannına kapılmıştır.




Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu, onun demokratik, çok kültürlü zengin dili ve kültürünü, halk için olan dilini, anlayışını geliştirmek için umudumuz olmalı. Eğer mesele, sayın Gökgücü’nün dediği gibi, uluslar arası telif haklarına, DT’nin yasalarına indirgenebilecek kadar basit bir şeyse (ki böyle olmadığını Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivaline gelen İtalyan ekip göstermiştir. İtalyan halk tiyatrosunun ünlü siması Puncinella -bizdeki meddaha benzetilebilir- İtalya’daki mafya ve sistem bağlantılarını anlattı,biz de dinledik. Bu açıkçası bugüne kadar gördüğümüz en güzel tuluatlardandı, hem de İtalyan Kültür Bakanlığı’nın katkısıyla) yani bir toplumun baskı altında yaşayan halkının yüzlerce yıllık geleneğinin, onun kültürünün, dilinin bir çırpıda harcanmasına kolayca izin veriliyorsa, bu güne kadar ki Geleneksel Tiyatroyu savunmaya çalışan kesimin çabalarının da bir çırpıda harcanması gerekir ki öyle oluyor. Bu ülkenin bilim (sanat) üretmeye çalışan insanlarına yönelik bu dışlayıcı tavır Türk Tiyatrosu’nda yaşanılan sorunların en temel dinamiklerinden biri. Bu da vatana, millete ihanet cezasına girer mi acaba?

Konuyla ilgili basın açıklamalarından birinde bir ünlü tiyatrocumuz: ‘Dt mensupları bu konularda susmaları gerektiğini iyi bilirler’ diyordu. Bu iğrenç durumu yaratan koskoca bir nesli böylesi bir kişiliksizliğe yönelten düşüncelerden artık arınmak gerekmiyor mu? Bir başka ünlü tiyatroseverimiz de sanatçılar ceza alırlarsa dünyayı ( ceza verenlerin )başlarına yıkarız diyordu. Acaba ne oldu da bu tepkiler incelikli bir sessizliğe büründü? Bu ülkenin sanat hayatının zenginleşmesine yol açacağını düşündüğümüz sanatçıların içine düştüğü duruma bakınız. Ülkemizde sanatın ve sanatçının antidemokratik düşünsel gelenek içinde yaşadığına en güzel(!) örnektir bu olay. İktidarlar gelip gider, bu akışa karşı koyabilmenin, gelen iktidardan demokrasi dilenmenin, bulamayınca da sessizce olayı geçiştirmeye çalışmanın yerine mevcut yasasını, bir bilimsel zemine, bir toplumsal, halkçı zemine, en azından Türk modernitesinin aydınlanmacı (aydınlatmacı değil) kültürel anlayışına dayandırmayı ve bunun için çalışmayı,deneyimini bu modernizasyon için kullanmayı ve sanatçıları bu yönde cesaretlendirmeyi kendine görev bilmeyen sanat kurumları ve onların sanatçılarının hali iç açıcı değildir. Kendi halkının kültürel/sanatsal geleneklerini koruma altına almayan tam tersine onu yok sayıp bir de üstüne üstlük onu güdükleştiren, uluslar arasılığı yüzeysel bir şekilde değerlendirme kolaycılığına düşen sanatkarların kendi toplumuyla paylaşacağı ne gibi demokratik değerler olabilir? Siyasi hayatı antidemokratik yasalarla dolu olan bir ülkenin, kültürel hayatı da benzer nitelik taşıyor elbette. Bunun karşısında durması gerekenler halkın vergileriyle sanat hayatını sürdüren sanatçılar olmayacak da kim olacaktır? Darbe yasalarıyla toplumsal bilincin kökünü kurutan zihniyetin sessiz sedasız sanatkarları olarak yaşamak neyle eşdeğer olabilir? Toplumu demokratikleştirmenin yollarından biri olarak kendi tarihinden, halkından kopup gelen bir muhalefeti, protestoyu, bir yaşam sevincini modernize etmek, edilmesini sağlamak, onu ülke çapında yaygınlaştırmak, onu halkın, sokağın, mahallenin baskı altında olan hayatına sokup, bu baskıyı öncelikle onun zihinsel etkinliğinden çıkarmak geleneksel tiyatromuzla mümkündür.


Bir üçüncü dünya ülkesi olarak ekonomik ve politik sebepleriyle birlikte içinde bulunduğumuz kültürel şizofreniyi yaratan bu yabancılaşmış zihniyeti ya tarih yargılayacak ya da geçen yüzyılın başında bilim-kültür- sanat alanındaki devrimlerin felsefi, estetik kökenini anlayan ve halkının çıkarlarını, haklarını öngören, yarını gören, onu kuracak, yönetecek bir siyasal program… Bu programa kim sahip çıkabilir dersiniz ?

…Bu tür sorular, iktidarın yüce ruhunun tapınağında tapınmayanların, bugün hayatın bekasını gerçek anlamda tehdit eden yıkıcı güçlerden dünyayı kurtarmak isteyenlerin ve daha medeni bir toplumun tasarlanabileceğine, hatta hayata geçirilebileceğine inananların gündeminde ön sıralarda yer almalıdır…








      


  
       Mesut Yüce
Devlet Tiyatroları Sanatçısı








Kaynaklar:


2- Nurullah Ataç
3-Nurhan Tekerek- Popüler Halk Tiyatrosu Geleneğimizden Çağdaş Oyunlarımıza Yansımalar
4-Tiyatro Nedir?-Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu
5-Yavuz Pekman - Çağdaş Tiyatromuzda Geleneksellik
6- Nurhan Tekerek (a.g.e)
7-Türklerde Müzik-Mehmet Kaygısız

İdeoloji'nin Egemenliği Üzerine-2

İdeoloji'nin Egemenliği Üzerine -2 *






“Her iktidar kendi bilgisini üretir”.


Bugün geniş çevrelerde kabul gören postmodernist epistemolojinin karakter özellikleri; egemen sömürücü zihniyete, onun ekonomi-politik çıkarına hizmet ediyor oluşunun yanı sıra, kültürel olarak, insanlığın manevi değerlerini kullanıyor oluşuyla da açıklanabilir. Bugünkü bilim; modernizmin ilerici bilgisini kendine alet ederek dine ve gelenekselin yeniden üretilmesine doğru, yani tarihsel olarak geriye doğru evrilmiş durumda. Bu yöneliş geniş halk kitlelerinin ekonomik-sosyal-kültürel sömürüsünde bir ideolojik araç olarak işlev görüyor.


Geçmiş yüzyıllarda, bugünkü sosyal bilimlerin yerine düşünebileceğimiz mitler, efsaneler ve masallar, insana yön vermede kullanılan, topluma neye inanmaları gerektiğini bildiren ve kitleleri bir arada tutmaya yarayan araçlar olmuştur. Kitlelerin birleştirilmesi sürecinde bu araçlar; toplumun iktisadını ve dolayısıyla iktidarını ellerinde tutanlar tarafından, kendilerine tehlike oluşturabilecek tüm olasılıkları kontrol altında tutmak için sürekli yeniden- üretilmiştir. Genel olarak Doğu coğrafyasında ve özelde bizim toplumumuzda da iktidarı elinde bulunduran zümre, topluma dinsel değerlerin, devletin, ahlakın, ailenin ne demek olduğunu çeşitli yollarla ve büyük oranda sayılan araçlarla (1) anlatmıştır .


Ortaçağ gibi bir karanlık dönemi yaşayan Batı’da, Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemleriyle birlikte, bu geleneksel araçlar terk edilmiş fakat Batı toplumunun yönetici iktidarları; yüzyıllar boyunca ve anıldığı gibi günümüzde de, Doğu toplumlarında bu sürecin ( geleneksel ideolojinin siyasal ve toplumsal seviyelerde ikamesi)sürdürülmesini destekleyerek, kendilerine kaynak yaratma, onları ekonomik ve kültürel olarak sömürme politikalarının en önemli unsurlarından biri yapmıştır. Tarihinde bilim, akıl, ilerleme, özgürlük gibi değerlerle yöneticileri tarafından tanıştırılmayan Doğu toplumları, uzun zamandır bu geleneksel mirasın siyasal vesayeti altında yaşamaktadırlar. Burada bireysel bir inanış olarak İslamiyet’le ilgili bir polemiğe girecek değilim. Bizi ilgilendiren konu insanlığın gelişme dinamiklerini oluşturan, toplumu dönüştürmeye, onu aydınlatmaya yarayan, eleştirel/akılcı, toplumcu bilimsel bilginin karşısında; mitlerin, efsanelerin, masalların, geleneksel ideolojisinin, günümüz modern Cumhuriyet Türkiye’sinde de, hem toplumun gerçek maddi çıkarlarını manipule etmek için kullanılıyor oluşu hem de bu amaç doğrultusunda sanatı araçsallaştırması ile ilgili.


Vereceğim örnek Devlet Tiyatrolarının benim de içinde bulunduğum bölgesinden; Trabzon’dan. Ve ülkemizin önemli yönetmenlerinden Yücel Erten’in sahneye koyduğu Deli Dumrul’dan.
Erten’in bundan on sekiz yıl önce de sahnelemiş olduğu oyun, Trabzon’da geçen sezon büyük bir beğeniyle izlendi. Tiyatro eleştirmenlerinin de büyük övgüsünü kazandı.



Deli Dumrul ve İktidarın Normal Toplumu

 Toplumun akla dayanan süreçlere oturtulabileceğine ve gerek tek tek, gerekse yığın halindeki insan çabasının tarihsel olayları etkileyebileceğine yürekten inanmayan hiç kimse barış için çalışamaz.’ (2)

Geleneksel toplum değerlerinin belli başlı unsurları, Deli Dumrul hikayesinde ve yine Cumhuriyet kuşağı yazarlarından Güngör Dilmen’in kaleminde (3) yaşıyor. Deli Dumrul hikayesi, Dumrul’un kişiliğinde; delilik, topluma zararlı olma, tanrıya karşı gelme, toplumun değerlerinin dışına çıkma ve olaylar örgüsünde; Tanrı tarafından cezalandırılma, geleneksel değerlere geri dönme, aileye katılma ve nihayet normalleşme olarak özetlenebilir bir biçimde yapılanıyor.
Dumrul bizim tarihimizde hep aykırı adam olmuş ve fakat toplumun kolektif hafızasına bu aykırılığın bedelinin ne olduğu incelikle işlenmiştir. Töreler, gelenekler, adetler ve bunların temsilcileri (iktidarlar) karşısında insan çaresizdir:Kaderci, kanaatkar ve çilekeş bir toplum (cemaat) modeli, Osmanlı’nın dogmatik ve bilime kapalı tarihinde ve sonradan modern Türkiye Cumhuriyeti’nde, yöneticilerin uyguladıkları ekonomi- politikaların (4) temel sömürü dayanağı oldu.
Dumrul’u aykırılığa sürükleyen, onu geleneğe, töreye, topluma karşı gelmeye iten şeyin, bizzat bu süreçlerin kendisi olabileceği, tüm bir Selçuklu ve Osmanlı tarihi boyunca hiç düşünülmedi, düşünülmesi engellendi. Yaratıcı insanın yaratmasını engelleyen, kanaatkar toplumumuzun sömürülmesini kolaylaştıran bu geleneksel araçların, iktidarlar tarafından kullanıldığı, Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yıllarında anlaşılır gibi olduysa da, bin yıllık geleneksel değerlerimizin yerine zamanla yenileri ikame edildi. Bu ikameci zihniyet, bugün de egemen (küresel) ekonomi-politik ve onun yukarıda andığım bilimsel-kültürel karakteriyle uzlaşıyor.



Erten Rejisinin İdeolojisi Ve Sanatsal Dinamikler


Bu çözülmenin sorumluları siyasal düzeyde belli gibi görünüyor. Fakat kültürel-sanatsal düzeyde bir bulanıklık var. Bu bulanıklık, ülkemizde sanat alanının darlığından, onun egemen zihniyete olan bağımlılığından ve estetik birikiminin zayıflığından kaynaklanıyor.
Hikayenin belli başlı bölümlerinin sahneleştirildiği ve göstergelendirildiği Erten’in Deli Dumrul rejisinde, dönemin kültürel değerleri, tam da Turizm Bakanlığımızın isteyebileceği şekilde geleneksel, folklorik kıyafetlerle, danslarıyla sahneye taşınıyor. Rejide kimi zaman neşeli, ironik, gülmeceli durumlar ve tiplerle, kimi zaman da büyük bir ciddiyetle, bu kültürel değerlerimiz ustalıkla yeniden üretiliyor. Ve elbette bu iş, turistik bir tanıtımı, oryantalist ressamların şaheserlerini aratmayacak görsel zenginlikle dolu.Yücel Erten, Güngör Dilmen’de olduğu gibi, sanat üreticiliği işini ciddiye alan sanatçılardan biri. Ancak bu ciddiyet rejisinde kullandığı araç gereçlerin, dogmalaşmış bir ideolojinin, post- modernist güzergahını izlemesine ve ona hizmet edişine engel olamıyor.Görsel değerleri biçimsel karşıtlıkları içinde ele alan Erten, ancak bu seviyede kalabiliyor. Rejiyi yalnızca görsellerin işlenmesi olarak algıladığı için, konuya, mesaja yönelik bir perspektife sahip değil. Biçime yönelik bu özentili tutum, özün (gelenekselin) siyasal düzeyde gerici ideolojisini yeniden- üretmekten başka bir yaratıcılık (!) sergileyemiyor.


…burada önemli olan, kültürel mirasın mutlaklaştırılmış değerleri ile hesaplaşmaksızın bir tiyatro yapmanın olanaksızlığıdır.( 5)


Deli Dumrul’un geleneklerle, törelerle, toplumla çatışması ve karşılık olarak da çatıştığı bu olgulara dönüşmesi sorunsallaştırılamıyor. Deli Dumrul hikayesi ve metin, bir tartışma alanı/aracı olarak kullanılamıyor. Elbette bu durum, Erten’in biçimsel zekasına uygun. Mitlerin, efsanelerin sembolik anlamlarının ve bu anlamların toplum yaşantısıyla olan organik/ideolojik ilişkisi çözülemediği, tarihselleştirilemediği ve modern toplum/birey değerlerini hatırlatacak bir perspektif kurulamadığı için gösterge düzeyinde de temsil edilemiyor ve asıl mesaj hiç değişmiyor. Toplumsal, yerleşik mutlak değerlerle, gelenek- göreneklerle, dinle karşı karşıya gelmek (delilik); tevekkülle, boyun eğmeyle, verili toplum değerlerine geri dönmeyle ve saadet içinde yaşamayla (normallik) sonuçlandırılır.


Reji’nin, üzerine düşünmekten vazgeçtiği nokta, siyasetin ve sanatın tarihteki ilericilik sıfatını kazanmalarına yol açan bilimsel perspektif aynı zamanda. Bu açı; toplumsal, kamusal düzeyde; dinin yerine siyaseti, inancın yerine bilimi, gelenekselin yerine yeniyi, bilinçli toplumu ve elbette emeği önceliyordu. Sanıyorum Erten’in oyunun içsel ilişkilerine yönelik bu kayıtsızlığını anlayışla karşılamamız gerekiyor çünkü başta anıldığı gibi günümüz bilimi ve sanatının konjonktürel numarası bu.


‘Yeninin üretiminden ziyade mevcut olanın ve eskinin yansıtılmasına ve yeniden-üretilmesine dayalı bu hiper mekanda eski yeniden inşa edilmez, sadece benzeş olarak yeniden üretilir. Tarihsel bağlamından koparılıp dondurulmuş eskinin camlardaki ve aynalardaki yansıları tarih dışındaki bir şimdiyi ya da gerçek tarihten koparılmış bir geçmişi dile getirir.’ ( f.Jameson) (6)




Yeni Bir Okuma Mümkün mü?



Bizim siyasal ideolojimiz toplumu ve bireyi, özgürlüğü ve eleştirelliği içinde tanımadı. Onu hep bir bağlam içinde düşündü. Bu bağlam toplumumuzu, kendisini yöneten süreçlere teslimiyetine alıştırdı. Bir modernleşme projesi olarak Cumhuriyet’te de bu süreç sürdü gitti. Bizim batıllarımız, tabularımız hep var oldu. Ve birileri hep bu batılları ve tabuları kullanarak hem siyasal hem kültürel yapılarda iktidar oldu.


Cemaat örgütlenmelerinin politik düzeye çıktığı günümüz Türkiye’sinde de, var olan aydınlanma değerlerinin derin çürü(tül)müşlüğüyle karşı karşıyayız. Bilinçli bir toplum ve onun siyasal/sanatsal temsil alanları, geleneksel ideolojimizin, onun toplumun manevi değerlerini kullanan ve kitleleri kendine tabi olmaya zorlayan vesayeti altında. Toplumu (Dede Korkut’un tavsiye ettiği insanı) bir sömürü nesnesi olarak gören ve sömürüsünü sürdürmek için onun ekonomik ve sosyal çıkarlarını, geleneksel araçlarla manipule eden, oyalayan, onu eğitimsiz, cahil bırakan ya da kendi bilgisini dikte eden egemen zihniyet, toplumun içinden çıkan tüm muhalif potansiyelleri de ( hem siyasal hem sanatsal alanda ) iç ediyor.


Ülke siyasetinin halkının ekonomik çıkarlarını, onun zengin kültürel ve sosyal hayatının özgürce yükselmesini kendisine varlık nedeni yapacak seviyeye gelmesi için, önümüzde uzun yıllar var. Bu süreci toplumla kurduğu yakın ve doğrudan ilişkiyle sanat ve onun egemen gerici unsurlara boyun eğmeyecek ‘sanatçısı’ hızlandırabilir mi ? Yoksa bu, ondan yapabileceğinin fazlasını beklemek mi olur ?




Mesut Yüce








Kaynaklar:

1- Hayati Develi- Dede Korkut Hikayeleri-Alkım Yayınevi-2006
2- Gyorgy Lucaks- Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı-Remzi Kitabevi-1969,sf- 15
3- Güngör Dilmen-Deli Dumrul-Adam Yayınları-1999
4- İsmail Cem – Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi-Cem Yayınevi-1989
5- Aslıhan Ünlü – Türk Tiyatrosunun Antropolojisi-Aşina Kitaplar-2006-sf -243
6- Frederic Jameson –Postmodernism or the Cultural Logic Of Late Capitalism -1991 ( Özne Yapı Gerilimi- G.Acar Savran çevirisi.)
* ideolojinin Egemenliği Üzerine adlı ilk eleştiri yazısı www.tiyatrokeyfi.com.sitesinde yayınlanmıştır.